Alman Die Zeit dergisinin Macaristan seçimlerine ilişkin yorumunun başlığı “Demokrasi kazandı” idi. Diğer pek çok Avrupa medyası ve siyasetçisi de benzer bir tavır sergileyerek, Péter Magyar’ın Tisza Partisi’nin seçim zaferini değişen ifadelerle “demokrasinin zaferi” ve “Avrupa’nın zaferi” olarak nitelendirdi. Oysa bu değerlendirmenin siyasi gerçeklikle pek bir ilgisi yok.
Kendi rejimini “liberal olmayan bir demokrasi” olarak tanımlayan ve Donald Trump’tan Marine Le Pen’e ve Giorgia Meloni’ye kadar pek çok otoriter politikacıya rol model olan Viktor Orbán, 16 yıllık iktidarın ardından gerçekten de ağır bir yenilgiye uğradı. Yüzde 78’lik rekor bir katılım oranının kaydedildiği seçimlerde Orbán’ın Fidesz partisi oyların yalnızca yüzde 38,3’ünü alırken, Tisza ise yüzde 53,2’sini kazandı. Yeni parlamentoya girebilen sadece bir parti (aşırı sağcı Vatanımız Partisi) daha olması nedeniyle, Tisza anayasa değişiklikleri için gerekli olan milletvekillerinin üçte ikilik çoğunluğuna bile sahip olacak.
Öte yandan işçi sınıfı için –yani Macar nüfusunun büyük çoğunluğu için– Budapeşte’deki hükümet değişikliğinin pek bir önemi olmayacak. Seçimleri kazanan Magyar, Fidesz’in iktidar çevresinden biri olmakla kalmayıp, seçim kampanyası boyunca sürekli olarak Orbán’ın partisinden kopmuş üyelere seslendi ve partinin siyasi çizgisine yönelik herhangi bir eleştiriden kaçındı. O, hem insanlık dışı mülteci politikasına hem de etnik azınlıklara ve LGBTQ bireylere yönelik ayrımcılığa sadık kalmayı planlıyor; en azından seçim kampanyası sırasında bunun aksini gösteren hiçbir işaret vermedi. Magyar, seçim mitinglerinde sürekli Macar bayrağını sallayarak Fidesz’in milliyetçiliğini gölgede bırakmaya çalıştı.
Magyar’ın seçim kampanyasındaki tek konu, şu anda ülkeyi bir kanser gibi saran ve devletin sıkı kontrolü altındaki yargı ve medya tarafından örtbas edilen yaygın kayırmacılık ve yolsuzluktu. Bu tür yolsuzluk iddiaları daha önce Orbán’ın üzerinde hiçbir etki yaratmamış olsa da, ekonomik kriz nedeniyle artık etkisini göstermeye başladı. Kişi başına tüketim açısından Macaristan, şu anda 27 AB üye ülkesi arasında son sırada yer alıyor. Geleceğe dair karamsar beklentiler nedeniyle nüfus bir süredir azalıyor. Orbán’ın görevde olduğu süre içinde nüfus 10 milyondan 9,5 milyonun altına düştü.
Bu koşullar altında, Orbán’dan kurtulmak için Tisza’ya ezici bir çoğunlukla oy verenler sadece kent nüfusu ve gençler değildi. Tisza, seçim sisteminin avantajından yararlanan ve daha önce Fidesz’in geleneksel kırsal kaleleri olan bölgelerden de oy toplamayı başardı.
Ancak Magyar’ın sosyal krize bir cevabı yok. Bunun tam tersi geçerli. Onun seçim başarısında, “Avrupa” olarak kastedilen kıtanın halkı değildir; bu, kendisine Avrupa Birliği (AB) adını veren büyük güçler, şirketler ve bankaların ittifakı anlamında “Avrupa için bir zafer” sayılabilir. AB tüm enerjisini yeniden silahlanmaya, Rusya’ya karşı savaşı tırmandırmaya ve sosyal hizmetlerdeki kesintiler ve işten çıkarmalar yoluyla maliyetleri işçi sınıfının sırtına yüklemeye odaklıyor.
Orbán, Rusya Devlet Başkanı Putin ile ilişkilerini sürdürdüğü ve Ukrayna’daki savaşa defalarca engel olduğu için Brüksel makamlarının baş belasıydı. Yakın zamanda, Ukrayna’nın savaşı sürdürmek için acil olarak ihtiyaç duyduğu ve daha önce onaylanmış olan 90 milyar avroluk AB kredisini veto ederek engelledi. AB, Magyar’ın bu krediyi onaylayacağından emin. Bu nedenle, ulusal seçimlerde tarafsız kalmakla yükümlü olan Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, Magyar’ın seçim zaferini coşkuyla karşıladı. X’te “Bu gece, Avrupa’nın kalbi Macaristan’da daha güçlü atıyor,” diye yazdı.
Seçim kampanyasının son düzlüğünde Orbán, Macar halkı arasında Ukrayna savaşına yönelik hoşnutsuzluğa odaklandı ve Kiev karşıtı bir kampanya yürüttü. Ancak bu, Orbán’ı alenen destekleyen ve kampanya danışmanı olarak Başkan Yardımcısı JD Vance’i Budapeşte’ye gönderen Donald Trump’ın desteğinden başka bir işe yaramadı. Halkın karşı çıktığı İran’daki savaşın ortasında Vance’in ülkeye gelmesi ise, Orbán’ı güçlendirmek yerine muhtemelen zayıflatmıştır.
Orbán’ın aksine Magyar, AB tarafından desteklendi. İki yıl önce Avrupa Parlamentosu’na seçilmesinden bu yana Magyar, AB Komisyonu Başkanı von der Leyen ve Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in de yer aldığı muhafazakar Avrupa Halk Partisi (EPP) grubunun bir üyesi. EPP lideri Manfred Weber, 2024 yazında özellikle Tisza’yı EPP’ye katmak amacıyla Budapeşte’ye gitti. EPP’nin, tamamen Magyar’ın kişiliğine göre şekillendirilmiş olan bu küçük partinin profesyonel seçim kampanyasına önemli destek sağladığını varsaymak yanlış olmaz. Ancak Trump’ın müdahalesinden farklı olarak, EPP bu durumdan pek de rahatsız değil.
Siyasi açıdan, EPP aşırı sağda yer almaktadır. 2021 yılına kadar Orbán’ın Fidesz partisi de EPP’nin üyesiydi; daha sonra Fransa’nın Ulusal Birlik partisi ile güçlerini birleştirerek “Avrupa için Vatanseverler” adlı yeni bir siyasi grup kurdu. İtalya’da ise EPP lideri Weber, Silvio Berlusconi’nin seçim kampanyasını ve dolayısıyla Giorgia Meloni’nin kampanyasını destekledi.
Magyar, Budapeşte’de köklü bir avukat ailesinden geliyor. Eşi Judit Varga, 2019’dan 2023’e kadar Orbán hükümetinde Adalet Bakanı olarak görev yaparken, kendisi de Öğrenci Kredileri Kurumu başkanlığı gibi yüksek gelirli bir görevde bulunuyordu. 2024 yılında Magyar, kısa süre önce ayrıldığı eşinin gizli ses kayıtlarını yayınladı. Kayıtlarda eşi, yolsuzluk ve yargıya müdahale konularından bahsediyordu. Magyar, bu yayınla ulusal çapta ilgi çeken bir skandala yol açtı.
Orbán’ın yenilgisinin ardından bile Macar siyasetinin ne kadar sağda yer aldığını, yeni parlamentoda burjuva siyasetinin dar yelpazesi içinde bile artık kendisini solcu ya da merkezci olarak tanımlayan tek bir parti bile bulunmaması gerçeği ortaya koymaktadır. Parlamento, Magyar’ın muhafazakar Tisza, Orbán’ın otoriter Fidesz ve faşist Vatanımız partilerinden oluşacak. İşçi sınıfının çıkarları, tamamen çarpıtılmış bir biçimde bile temsil edilmemektedir.
Bu durum sürdürülemez. Sınıf mücadelesi, Avrupa genelinde ve uluslararası alanda işçi mücadelelerinin de etkisiyle patlamaya mahkumdur. Orbán’dan kurtulmak için Magyar’a oy veren işçiler ve gençler, yakında hiçbir sorunun çözülmediğini anlayacaklar. Magyar ve onun savunduğu kapitalist çıkarlar, daha fazla yoksulluk, daha şiddetli sömürü ve savaştan başka bir şey sunamaz.
Orbán, Stalinist bir öğrenci görevlisinden liberal bir öğrenci liderine, ardından bir muhafazakara ve nihayetinde otoriter bir yöneticiye dönüştü. Kariyeri başlangıçta, daha sonra şeytanlaştıracağı ABD’li yatırımcı George Soros tarafından desteklenmişti. Bu dönüşüm, yalnızca Orbán’ın kötü karakterinden kaynaklanmadı; artık kendini küresel ölçekte yalnızca diktatörlük ve savaş yoluyla dayatabilen kapitalizmin mantığından kaynaklandı. Macaristan da aynı mantığın etkisindedir.
Bu kısır döngüden çıkmak için, uluslararası işçi sınıfını kapitalizme karşı mücadelede birleştiren bir sosyalist perspektif gereklidir. Bu perspektif, tarihin net bir şekilde kavranmasına dayanmalıdır.
Günümüze kadar, kapitalizmin savunucuları kendi suçlarını meşrulaştırmak için Stalinizmin suçlarına sığındılar. Sovyet tankları tarafından acımasızca bastırılan 1956 Macar ayaklanmasını, antikomünist ve kapitalizm yanlısı bir isyan olarak yeniden yorumluyorlar. Oysa gerçekte bu, Stalinist bürokrasinin diktatörlüğünü gerçek işçi demokrasisiyle değiştirmeyi amaçlayan bir işçi ayaklanmasıydı. Kapitalizm ancak daha sonra —Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov ve Yeltsin, Macaristan’da ise Németh döneminde—Stalinistler tarafından getirildi.
Orbán, Macar ayaklanmasının ardından 1958’de idam edilen ve Sovyet birliklerinin Macaristan’dan çekilmesini savunan Imre Nagy’ın yeniden defnedilmesi sırasında, 1989 yılında ülke çapında tanınır hale geldi. Pazar akşamı Magyar’ın zafer kutlamasında, destekçileri 1956 ayaklanmasından kalma bir slogan olan “Ruslar dışarı” diye tezahürat yaptılar. Ursula von der Leyen de Magyar’ı seçim zaferinden dolayı tebrik ederken 1956 ayaklanmasını hatırlattı.
Bu tarih çarpıtması reddedilmelidir. Stalinizm sosyalizm değildi; onun mezar kazıcısıydı. Stalin döneminde, ayrıcalıklı bir bürokrasi, Rus işçi sınıfının Ekim 1917’de kazandığı iktidarı ele geçirdi. Bu bürokrasi, uluslararası işçi sınıfının sayısız yenilgisinin sorumlusuydu ve 1930’ların Büyük Terör döneminde, Sol Muhalefet’in lideri ve Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki de dahil olmak üzere yüz binlerce davaya bağlı komünisti ve devrimciyi katletti.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalinist bürokrasi, Sovyetler Birliği’nin doğası gereği ilerici olan mülkiyet ilişkilerini, devrim ve işçi demokrasisi olmaksızın Doğu Avrupa’ya yaydı. İşçilerin Stalinizme karşı ayaklandıkları yerlerde —1953’te Doğu Almanya’da, 1956’da Polonya ve Macaristan’da ya da 1968’de Çekoslovakya’da olduğu gibi— bu ayaklanmalar bastırıldı. 1980’lerde, Polonya’dan başlayarak Stalinist yönetime karşı bir kitle hareketi yeniden geliştiğinde, rejim —Troçki’nin 1930’larda öngördüğü gibi— kapitalizmi yeniden getirerek yanıt verdi. Orbán ve Magyar, bu toplumsal karşıdevrimin gerici mirasçılarıdır.
